Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)


BİLGİLEN

Dünyada her şey için,medeniyet için, hayat için, başarı için,en hakiki mürşit bilimdir,fendir M.Kemal Atatürk....A'DAN Z'YE BİLGİ MERKEZİ

< önceki| sonraki >

Bilime Yön Verenler

Bilime Yön Verenler: Ebu Bekir Muhammed Bin Zekeriya Razi

 

SU ÇİÇEĞİ HASTALIĞININ TANIMLANARAK KIZAMIKTAN AYIRT EDİLMESİ: Bu büyük bilim adamı, Bağdat Hastanesi'nin başhekimi iken su çiçeğinin ilk bilinen tanımını kesin ve açık bir şekilde ortaya koyar. Bu keşif dünyanın en kapsamlı ansiklopedilerinden biri olan Ana Britannica Ansiklopedisi'nin 11. edisyonu olan 1911 baskısında şu ifadelerle bildirilmektedir:

"Hastalığın ilk bulunuşuna gelince, en güvenilir ifadeler, 9. yüzyıl Arap hekimi Razi tarafından hazırlanan, hastalığın bulgularının kolaylıkla anlaşılır biçimde tanımlandığı, patolojisinin hümoral ve fermantasyon teorileri ile izah edildiği ve tedavisi için talimatların verildiği, bir çalışmada bulunur."

Ana Britannica gibi meşhur bir kaynak muhtemelen, İran asıllı alimin bu keşfini Bağdat'ta yapmasından yola çıkarak kendisini Arap olarak tanıtmaktadır. Bu büyük tıp alimi tarafından yazılan "al-Judari wa al-Hasbah" su çiçeği üzerine yazılmış ilk kitap olup, çeşitli defalar Latince ve diğer Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Kitaptaki dogmatizm eksikliği ve klinik gözlemlere Hippokratik bağlılık, Razi'nin (r.a) tıbbi yöntemlerini göstermektedir:

"Su çiçeğinin döküntülerini, sürekli ateş, sırtta görülen ağrılar, burundaki kaşıntı ve uykudaki sıkıntılar takip eder. Bunlar hastalığın yaklaştığının en özel bulgularıdır. Özellikle ateşle birlikte görülen sırttaki ağrı; sonrasında hastanın tüm vücudunda hissettiği bir iğnelenme; çeşitli zamanlarda belirip kaybolan yüzdeki şişkinlik; her iki yanakta iltihabi bir renk ve ateşli bir kızarıklık; her iki gözün kızarıklığı; tüm vücutta duyulan ağırlık; belirtileri gerinme ve esneme olan büyük huzursuzluk; nefes almada ve öksürmede ufak bir zorlama ile hissedilen boğaz ve göğüs ağrısı; nefesin kuruluğu ve sesteki boğuklaşma; baş ağrısı ve baştaki ağırlık hissi; sıkıntı, bulantı, endişe; (şu farkla ki sıkıntı, bulantı ve endişe kızamıkta su çiçeğine nazaran daha sık görülürken, sırttaki ağrı kızamığa kıyasla daha çok su çiçeğine özeldir); tüm vücudun ateşlenmesi; iltihaplanan bir kolon ve parıldayan bir kızarıklık, özellikle diş etlerinin yoğun bir şekilde kızarıklığı."

İLK KATARAKT OPERASYONU: Batı dillerine tercüme edilen bir çok eserinden çıkarıldığı kadarıyla katarakt gösteren göz merceğinin ameliyatla çıkarılması ilk kez bu tıp alimi tarafından gerçekleştirilmiştir. Öte yandan, aynı kaynaklarda gözbebeğinin daralıp, genişlemesi mekanizmasından ilk kez bu bilim adamı tarafından söz edildiği görülmektedir. Bu mekanizmanın "ışığın yoğunluğuna bağlı olarak hareket eden ufak kasların varlığına" bağlı olduğunu açıklamıştır. Bu konudaki günümüzdeki bilgiler, bu alimin çalışmasını teyit etmektedir.

  ALLERJİK ASTIM: Razi (r.a) allerji ve immunoloji noktasında da bilime ilk yön gösterenlerden olmuştur. "Koklama Duyusu" adlı kitabında, ilkbaharda bir gül koklandığında "rinit" oluşumunu izah etmiştir. "Ebu Zeyd Belki'nin ilkbaharda güller kokladığında rinitten müzdarip olmasının nedenleri üzerine bir makale" adlı bu yazısında, allerjik astım ve çiçek tozlarına karşı burun, gözler ve üst solunum yolu mukozalarının allerjik iltihabı ile eşdeğer olan mevsimsel rinitten bahsetmektedir. Razi, aynı zamanda vücuttaki ateş yükselmesi halinin, vücudun hastalıkla savaşma şekli, doğal savunma mekanizması olduğunu ilk farketmiş olan kişidir.

DİŞ SAĞLIĞI ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI: Bir çeşit tedavi edici (terapötik) diş dolgusunu ilk olarak tavsiye eden bu başarılı Müslüman bilim adamı, tüm çürümüş kısmın temizlenip, bu boşluğun sakız ve şap ile doldurulmasını önermiştir. Fakat, muhtemelen bu tedavinin pek devamlılık arz eden bir tedavi olmadığından ötürü, literatürde bu konudan pek bahsedilmemektedir. Razi (r.a) periodontium itihabı için afyon, gül yağı, dişetlerinin hacamat edilmesi (bilimsel anlamıyla sivri uçlu özel alet veya steril iğneler yüzeysel küçük çizgiler oluşturma), kan çekme amacıyla sülük uygulaması veya bir damardan kan almayı önermiştir.


Küresel ısınma yeni yol açtı

16.09.2007

 

Avrupa Uzay Ajansı ESA, küresel ısınma nedeniyle Avrupa'dan Büyük Okyanusa kutup üzerinden kestirme deniz yolunun açıldığını duyurdu.

Açıklamada, kutupların küresel ısınmaya karşı hassasiyetinin, dünyanın diğer bölgelerinin 2 katı olduğu, bazı bilimcilerin, Kuzey Buz Denizi'nde 2040 yılında hiç buz kalmayacağını tahmin ettikleri kaydedildi. BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelinin raporlarına göre ise kutuplardaki buzların 2070 yılında tamamen eriyeceği tahmin ediliyor.

ESA'nın kutuplarla ilgili bulgularına tek sevinen ise deniz yolu Denizcilik şirketleri oldu. Çünkü Denizcilik şirketleri, Kuzeybatı Geçişi'nin, Kanada'nın kuzey kıyılarından Panama Kanalı'na en ucuz gemi seferini sağlayacağını da hesaplıyor.

Kaynak: spaceturk

Buluttan Su Emen Ağac Tanımlandı.

MIT bilim adamlarının raporuna göre, Umman’daki garip bir çöl ormanında yaşayan ağaçlar, alçak seyreden bulutlardan nemi ayırmak suretiyle kendilerine su tedarik etmenin alışılmamış bir yolunu bulmuşlar.

Genel itibariyle çölle karakterize olan bu alanda yaşayan ağaçların sadece mevsimlik kısıtlı bir su kaynağı var. Bu alanda yapılan çalışmalar gösterdi ki; eğer aç kalan develer ağaçların yapraklarını yemeyi sürdürürlerse, bu sıra dışı ağaçlar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Yeşillik kayboldukça da, bu ağaçlar büyük olasılıkla bulutlardan su çekip yer altı su depolarını besleme yeteneklerini kaybedecek.Kısıtlı su ile yaşayan mevsimlik bulut ormanları” olarak tanımlanan bu alanlardaki ağaçlar, alçak geçen bulutlardan emilen su sayesinde canlı kalıyor. Bulutlardan sağlanan su toprağa sızıyor ve kurak günlerde ağaca su takviyesi sağlıyor.

Kaynak: matematikkulubu.org

Anma gösterileri Mevlana ruhuna uygun düştü mü

Mevlana'nın 800'üncü doğum günü töreninde havai fişekler, lazerler ve izdiham vardı. Bu daha çok bir 'İyi ki doğdun Rumi' partisine benzemedi mi?

 

undefined
Anma gösterilerinde sahnede Mevlana Türbesi şeklindeki balondan kubbe de yer aldı.
DHA
Mevlana, ölmeyi seçmemizi ister. Tabii ki, buna cesareti olan bir çağda yaşamıyoruz. Son yıllarda, ne kadar mistik olursak olalım, söylemler insanı bu kadar tedirgin edici noktaya gelmez. Zira, modern toplum ölümden korkar. Çünkü ölüm uzakta tutulan bir kültürdür artık. Yalnızca bir kültür. Bugünün insanı, öyle Çatalhöyüklüler gibi ölülerin üzerinde yaşayamaz. Steril toplumun zarif yaşamında, böyle bir şey asla olamaz.

Ne var, Mevlana, 'öl' der.

Böyle der, ama bu çağrısı, Anafartalar'da 'size ölmeyi emrediyorum' diyen Mustafa Kemal'in emri gibi bir ölme değildir. Yine de o duyguya yakın bir çağrıdır.

Ölmeden önce ölün, aslında bir hadis sözüdür. Bu söz yalnızca İslam'a da ait değildir. Sibirya Şamanları da ölmeden önce ölür. Hatta bunun için bizzat, toprağın altında sekiz gün, on gün yatar. Bir mezarda yaşar, sonra şaman olur. Bektaşi dedesi de ölmeden önce ölür, hatta bir koyun postunu kendi ölüsü, eski bedeni olarak evinde tutar.

Mevlana'nın şiirini bir kez daha şiirleştiren 'Coleman Barks'ın üslubuyla aktarayım:

'Öl ve sessiz ol. Sessizlik ölmüş olmanın en belirgin işaretidir. Eski hayatın, sessizlikten delicesine bir kaçışmasıydı...'



İzdihamlı tören

Mevlana'nın sekiz yüzüncü doğum gününe layık bir kutlama telaşı içinde, 30 Eylül'de Konya'da bir etkinlik yapıldı. Konya şehir stadyumundaki bu törenleri izlemek için İstanbul'dan üç arkadaşımla yola çıkmıştım, ama izdiham yüzünden stada giremedim, gösterileri çıplak gözle görme fırsatı bulamadım. Televizyondan izleyebildim.

Mevlana bu şenliğe sevinmiş midir acaba diye düşündüm? Kuşkusuz o ölümü bir düğün olarak görürdü. Ölüm yıldönümlerine düğün gecesi denmesi ve müzikli semalı bir gösteri olması bu yüzden. Eski yüzyıllarda türbesinin bahçesindeki havuzun etrafında, yaza rastlayan Şebi Aruz günlerinde çalgılı şarkılı anma törenleri yapılırmış. Bu yüzden bu havuza Şebi Aruz ismi de verilmiş.

Ama bu tören böyle bir duygu yaratıyor mu? Havai fişekler, lazerler?..

Bu daha çok bir 'İyi ki doğdun Rumi' partisine benzemedi mi?

Mevlana sade bir insandı, gösterişi sevmezdi, peki bu gösteriler Mevlana ruhuna uygun düştü mü? Yoksa, post-modern çağın, gerçeği yetersiz görmesinin bir sonucu mu? Mevlana gerçeği yeterince etkili değil, öyleyse onu hiperleştirelim. Hiper gerçek, gerçekten daha etkilidir. Böyle mi yapıldı? Yazık ki böyle yapıldı.



Niteliğin yitimi

Hiper gerçek, niceliği artırılmış gerçekliktir. Bu da niteliği yetersiz görmekten kaynaklanır. Niceliği artırmak için efektler kullanılır. Işık efekti, ses efekti, medya efekti kullanılır. Etki, imge çoğaltılarak yaratılır. İmgenin kopyası çıkartılarak. Mevlana da ancak dönen bir derviş imgesi olarak vardır.

Gösteriden önce gazetelerdeki haberleri okudum, hemen hepsinde bir 'nicelik' anlatısı vardı. Şu kadar kamera, şu kadar semazen, şu kadar kilo havai fişek, şu kadar kanal, şu kadar ülke. Gösterinin Mevlana'nın ruhuyla ilintisi kurulmuyordu.

Aslında bu anma töreni, Mevlana'yı anlamak için yapılmış da gözükmüyordu. Daha çok, ne yapalım da Mevlana'yı daha çok duyuralım ve ülkemize turist gelsin düşüncesi hakimdi sanki. Bütün bir yıl, hatta bir yıl öncesinden düşünülmüş taşınılmış bir Mevlana doğum günü kutlaması olmadığı belli idi. Mevlana'nın ülkesi böyle mi hazırlanmalıydı 800'üncü yıla?

Her şeyden önce Mevlana'yı böyle hiper gerçek, havada virtüel semazenler, virtüel bulutlarla tanıtmak beyhude bir çabadır.

Çünkü Mevlana tam da bundan kaçıp kurtulmak isteyen dünyalıların arayıp da bulduğu bir isimdir.

Bu aldatıcı hayhuy, çılgınca hızlılık, geceyi ve yıldızları yok etmiş elektrik uygarlığı, mekansızlık, çepersizlik yaratan zaman, sınırların belirsizleştiği zaman…



Can simididir Mevlana

Bütün bunlardan kaçan insanların, fırtınada buldukları can simididir Mevlana. Bunun nedenlerini daha önce burada yazmıştım.

Bir diğer paradoks da şudur: Mevlana'yı biz yabancılara tanıtmadık asıl onlar bize yeniden tanıttı. Asıl, turistler sayesinde, yabancılar sayesinde Mevleviler yeniden dönmeye başladı, giderek çoğalarak dönmeye başladı.

Yetmişli yıllardan sonra ABD ve Avrupa'dan Mevlana'ya karşı artan ilgi Türkiye'de Mevlevi törenini yeniden başlattı. Her geçen yıl çoğalan ilgi semazen sayısını ve sema törenlerini de artırdı. Birkaç yıl önce, Konya'da kapasitesi beş bini geçen bir merkez de açıldı.

Bu yazıyı yazdıktan sonra bir televizyon kanalının stüdyosunda Konya'daki doğum günü organizasyonunu yapan Sami Dündar'la karşılaştım. Gerçi orada kendi geçmişinin çarpıcı parçalarını anlattı ama internet sitesinde hakkında yazılmış şu cümleyi size de aktarmak istiyorum:

'17 yaşında idama mahkum edilen, gölcük depreminde öldü diye ceset torbasına konup son anda kurtulan, 1 yıl felçli kalıp 1 böbreğini kaybeden ve ayrıca tek bacağı tutmayan yine de azim edip bir yerlere gelen şahıs. '

Yani tam da ölmeden önce ölmüş, birkaç kere bu ölümü yaşamış bir insan. Uzun süren sohbetim sırasında bana törenle ilgili söylediklerini de size aktarmak istiyorum, aklımda kaldığı kadarıyla:

'Bana kısa bir süre verildi. Bir yıl zamanım olsaydı havai fişekler olmazdı. Aslında yapılması gereken Mevlana'yı okulların müfredatına sokmak. Yine de kısa sürede çok fazla kişiye ulaşmayı hedefliyorduk. Teknolojinin imkanlarını kullandık. Herkes işitti. Türkiye'de Mesnevi satışları canlı yayından sonra daha da arttı.'



Mevlevi Dergahı'nı bir mevlevi kapattı


Mevlevi dergahı ve Mevlevilik pratiği, diğer bütün tarikat, tekke, dergah ve zaviyelerle birlikte 1925'te kapatıldı. Üstelik kanunu hazırlayanların başındaki kişi, yani Konya mebusu Abdülhalîm Çelebi, Mevlevi tarikatının da başındaki kişiydi. O sırada Meclis Başkanvekili olacak kadar devrimlerin içindeydi. 'Bu kanunu çıkarırken ayrıcalık yapamazdık' diyecek kadar da hukuk teorisine bağlı bir milletvekiliydi.

Mevlana'nın 22 kuşaktan torunu Esin Çelebi'den öğreniyoruz ki, Abdülhalîm Çelebi, Konya Mevlânâ Dergâhı'nın son postnişini idi. Makam çelebiliğinin getirdiği görevlerin yanı sıra millî mücadeleye destek vermişti, en önemlisi, Tekke ve Zaviye kanunu çıkmadan, Gazi Mustafa Kemal Paşa ile konuşmalar yapmış ve onun da onayını alarak, oğlu Mehmed Bakır Çelebi'yi, Halep Mevlevîhanesi'ne şeyh olarak tayin etmişti.

Kanundan iki yıl sonra Atatürk'ün özel bir izniyle Konya'daki Mevlana türbesi, müze olarak tekrar açıldı.

Yine de Mevlevi semaları yapılamıyordu. Mevlevilik, merkezini Suriye'nin Halep şehrine taşıdı. Ancak Suriye'deki Mevlevilerin Türkiye yanlısı hisleri önce Fransızları, sonra da Suriye devletini rahatsız etti. Halep'teki Mevlevi merkezi kapatıldı. Mevlevi şeyhleri de ülkemize döndü.

Türkiye'de ilga kanunundan sonraki ilk Mevlevi seması 1953'te yine özel bir izinle gerçekleşti. Konya'da bir sinemada, bir müzisyen ve üzerlerinde Mevlevi kıyafetleri olmayan iki semazenden oluşan bir grup tarafından.

Özcan Yüksek / Referans Gazetesi, 06.10.2007

Tarihi zehirle yazmak...

Antikçağ'dan bugüne kadar, zehirle işlenen cinayetlerin sadece çok azı açığa kavuşturulabildi. Ancak, çözümlenen olaylara ilişkin gerçekler de, geceler boyu uyku kaçıracak kadar korkunç...

 

  undefined
Sokrates, arkadaşlarını etrafında topladıktan sonra baldıran zehiri içmişti.
 

Zehir, düşük miktarlarda kullanıldığında etkili tedavi edici maddeler arasında yer alıyor. Bu açıdan bakıldığında zehir, Tanrı'nın insana bir lütfu olarak görülüyor. Ama yüksek dozda kullanıldığında da, zorlu düşmanların ve nefret edilen kocaların kolayca ortadan kaldırılmasını sağlıyor. Aslında, "Eski Roma"da döndürülen entrikalar, dünyanın başka yerlerinde de sık sık yaşanıyordu.

Bu entrikarlarda, eşlerin ayrılmasında, para ve güç için yapılan savaşlarda zehir çok önemli bir role sahipti. İstenmeyen insanların ortadan kaldırılması konusunda hiçbir şey onun kadar etkili değildi. Üstelik bunu, arkada kanıt bırakmadan ve hissettirmeden gerçekleştiriyordu.

Avrupa'ya zehir hazırlama yöntemleri, bu işin tüm malzemeleriyle birlikte doğudan geldi. Zehir, genellikle bitkilerden ve mantarlardan elde ediliyordu. Ancak, Antikçağ'da, bu amaçla arsenik, civa ve civa sülfit gibi minerallerden; yılan, karakurbağası gibi hayvanlardan da yararlanılıyordu. Yunanlı filozof Aristoteles (M.Ö. 384-322) ile Romalı hekim Celsus (M.S. 1.yy.), aralarında baldıran ve banotunun bulunduğu çok az bitkisel zehiri tanıyorlardı.

Onlar daha çok arsenik ve türevi olan metalik zehirleri kullanıyorlardı. Aristoteles M.Ö. 340 yıllarında portakal kırmızısı renkteki arsenik disülfürü şöyle tanımlıyordu. "Başta atları olmak üzere, her tür çekek hayvanını öldürüyor. Bu maddeyi önce suyun içinde çözmek, sonra da süzmek gerekiyor." 8. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, Arap simyacı Cabir Bin Hayyan, kendisinin yaptığı büyücü mutfağında arseniği kaynatarak beyaz, kokusuz ve tatsız arsenik tozunu elde etmeyi başardı. Böylelikle Bin Hayyan, sonraki yüzyıllarda "tüm zehirlerin en zehirlisi" olarak bilinen ve ölüme yol açmada eşsiz bir etkiye sahip, bir numaralı zehiri geliştirmişti.

Türk hekim Ebubekir Razi, 900'lü yıllarda, arseniğin zehirli etkisini civanınkiyle karşılaştırmıştı: "Ötekilerle karşılaştırıldığında arseniğin kesinlikle öldürücü bir etkisi var ve yan etkilerinden kurtulmakta mümkün değil."

Bu tehlikeli beyaz zehir, kısa süre içinde tüm zehirleri gölgede bıraktı. Arsenik zehirlenmesinin belirtileri çok yönlüydü. Bu nedenle, genellikle kolera gibi başka hastalıkların belirtileriyle karıştırılıyor ve hiç kuşku yaratmıyordu. Öldürücü olması için çeyrek gramlık bir doz yeterliydi ve yemeklere ya da içeceklere karıştırmak hiç de zor olmuyordu. 1840'lara kadar hiçbir doktor ya da kimyager cesetlerde arseniği teşhis edebilecek bilgiye sahip değildi.

Kaynak:Focus

Hayat testi yörüngede

17.09.2007

 

Mars'ta eski hayat kalıntılarını araştırmak üzere tasarlanan Yaşam İşaretleyici Devresi denenmek üzere Dünya yörüngesine fırlatıldı.

Avrupa Uzay Ajansı tarafından hazırlanan ve geçtiğimiz gün Kazakistan'ın Baykonur Uzay Üssünden fırlatılan Yaşam Test modülü 2,000 den fazla hayat için önemli maddeye rastlayınca tepki verecek. İlk olarak Dünya yörüngesinde test edilecek modülün 2013 yılında Mars'a yollanacak bir keşif görevinde Mars'taki eski yaşam kalıntılarının bulunması amacıyla kullanılacağı bildiriliyor.

Kaynak: spaceturk

Güneş enerjisiyle gece uçuşu

94735Güneş enerjisiyle işleyen İngiliz uçağı, pilotsuz en uzun süreli uçuş rekorunu kırdı.

İngiltere’nin savunma şirketi Qinetiq tarafından imal edilen Zephyr adlı pilotsuz araç deneme uçuşu sırasında 54 saat havada kaldı. Araştırmacılar, güneş enerjisini kullanan bir aracın ilk kez başka enerji kaynaklarına başvurmadan üst üste iki gece uçtuğunu söylüyor.

Ancak Zephyr’in kırdığı 54 saat rekoru resmen kayıtlara geçemeyecek, çünkü çok gizli gerçekleşen deneme uçuşuna dünya hava sporları federasyonu FAI’nin temsilcileri katılmadı.

Fakat Qinetiq şirketi, Zephyr’in 33 saat süren bir başka deneme uçuşunu federasyon yetkililerine bildirdiğini ve bunun da bir rekor olduğunu söylüyor.

Bundan önce pilotsuz en uzun süre havada kalma rekoru 2001 yılında jet motoruyla işleyen Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait Global Hawk keşif uçağının 30 saatlik yolculuğuydu.

Zephyr’i imal eden ekipten Chris Kelleher, “Bizim uçağımız çok daha yükseğe tırmanıyor ve uzun süre uçabiliyor” diyor.

Qinetiq şirketi, uçağın askeri amaçlarla kullanılabileceği gibi yeryüzünün fotoğraflanması ve iletişim alanlarında ticari uçuşlara da hizmet edebileceğini söylüyor.

MARS’A YOLCULUK?
Zephyr’in deneme uçuşu ABD’nin New Mexico eyaletindeki askeri üssünde gerçekleşti. İki kanat arası genişliği 18 metreye varan pilotsuz uçak, iki gün hiç durmadan uçtuktan sonra bir arıza nedeniyle inmek zorunda kaldı.

Pervaneli uçak, ikinci deneme sırasında, hava muhalefeti nedeniyle daha az süre havada seyretti.

Zephyr’in pazarlama müdürlerinden Paul Davey, “Dünyada ilk kez böyle bir uçağı iki gün boyunca güneş enerjisiyle uçurtmayı başardık” diyor.

Gün boyunca güneş enerjisini depolayan Zephyr’in pilleri uçağın gece de havada seyretmesini sağlıyor.

Uzaktan kumandayla yönetilen pilotsuz uçak, deneme sırasında 18 bin metreye kadar çıktı.

Güneş enerjisiyle gece de işleyebilen pilotsuz uçak denemesi bir ilk değil. 2005 yılında Amerikan şirketi AC tarafından imal edilen SoLong 48 saat havada kalmıştı.

Ancak iki uçak arasında önemli bir fark var. Zephyr’in pilleri devamlı olarak çalışır halde kalabiliyor. SoLong ise belirli aralıklarla havada süzülerek gitmek zorunda.

Nasa’nın geliştirdiği Pathfinder ve Helios uçakları da benzer mantık üzerine kurulu. Nasa, güneş enerjisini kullanarak ileride bu tip uçakların uyduların yerini alabileceğini ya da Mars gibi gezegenlere pilotsuz sefer düzenlenebileceğini tahmin ediyor.

Nasa’nın ürettiği Helios adlı araç 2001 yılında 29,5 kilometreye yükelerek, roketsiz çalışan kanatlı bir aracın irtfa rekorunu kırmıştı.

Fakat Helios 2003 yılında Hawaii yakınlarındaki Kauai adasında bulunan Amerikan üssünün hava sahasında uçarken parçalanarak düştü.

Kaynak: Ntvmsnbc.com

Binlerce yıllık açıklanamayan olaylar

Günümüzden 2 bin yıl önce yapılan ve Bağdat yakınlarında bulunan pilin sırrı ne. Bir kentin inşası tam 2 bin yıl sürer mi. Antik Çağ'da da bilgisayar kullanıldığını biliyor musunuz. İşte binlerce yıllık gizemli olaylar...

Image Hosted by ImageShack.us

Harçsız taş set
Peru'nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş.

Antik çağı bilgisayarı
1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.

Concord'un atası
M.Ö 200'de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır'da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde'u andırdığını iddia etti.

1000 yılda yapılan kent
Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200'de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hala sır.

Geleceği gören harita
Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis'in 1513'te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu'nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu'nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818'de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis'in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.

Image Hosted by ImageShack.us

2 bin yıllık pil
Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938'de Irak'ın başkenti Bağdat'ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi "dünyanın en eski pili" olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800'lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.

Image Hosted by ImageShack.us

Kristal kuru kafa
Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.

Uzaylılar için iniş pisti
Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.

Generalin kemer tokası
M.S. 300'lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou'nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.

Kayaya gömülü çekiç
Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.

Kaynak: Hürriyet

Uzayda ikinci bir dünya keşfedildi

Bilim dünyası büyük heyecan yaşıyor. Uzayda yeni bir 'oluşum' tespit edildi. Tıpkı dünya gibi...
Amerikalı astronomlar, uzayın derinliklerinde yeni bir "Dünya" oluşumunu tespit ettiklerini duyurdular.

Dünyadan 424 ışık yılı uzaklıktaki "HD 113766" kodlu yıldızın yörüngesinde, dünyanın oluşumuna benzer şekilde yoğunlaşmaya başlayan bir toz yoğunluğu keşfedildi.

Amerikan Uzay Dairesi'ne (NASA) ait Spitzer Uzay Teleskobuyla keşfedilen oluşumun, "ergenlik çağını yaşayan" bir gezegen olduğu sanılıyor. Astronomlar, halka şeklindeki toz bulutunun, Mars büyüklüğünde bir gezegene dönüşecek kadar materyale sahip olduğunu kaydediyorlar.

Bilim adamları 10 milyon yaşında olduğunu tahmin ettikleri oluşumun, kayaların oluşmasına imkân verecek olgunlukta olduğunu ifade ediyorlar. Henüz adı konulmayan oluşumun içerdiği materyaller, yerküre benzeri bir gezegene dönüşmesine yol açacak yapıda.

"Gezegen avcısı" olarak nitelendirilen bilim adamı grubu, bugüne kadar Güneş sistemi dışında 250'den fazla gezegen keşfetti. Yeni oluşumla ilgili tespit edilen detaylar, Astrophysical Journal dergisinin gelecek sayısında yayınlanacak.

Kaynak: internethaber.com

İlk yapay kromozom üretildi

İnsanın gen haritasının çıkarılması yarışının tartışmalı DNA araştırmacısı Amerikalı Craig Venter, laboratuvarda bulunan kimyasal malzemelerden sentetik bir kromozom ürettiklerini ve dünyanın ilk yapay yaşam biçimini açıklamaya hazırlandıklarını bildirdi.

İngiliz The Guardian gazetesinin haberine göre, Amerikalı araştırmacı, tasarım ürünü genlerin geliştirilmesinde büyük bir adım olarak kabul edilecek ilk yapay yaşam biçimini pazartesi günü ABD'nin San Diego kentinde düzenlenecek bilimsel toplantıda kamuoyuna açıklayacak.

Yeni türlerin yaratılmasında etik kurallar ve yeni enerji kaynakları veya küresel ısınma ile mücadelede yeni teknikler sağlaması konusunda tartışma yaratması beklenen buluşu anlatan Venter, "Bu kendi türümüzün tarihinde çok önemli felsefi bir adım. Genetik şifrelerimizi okumaktan bunu yazmaya doğru gidiyoruz. Bu bize varsayımsal olarak daha önce hiç düşünülmeyen şeyleri bile yapabilme olanağı sağlayacak" diye konuştu.

Venter'in, aralarında Nobel ödüllü Hamilton Smith adlı bilim adamının da bulunduğu 20 kişilik bilimsel ekibinin elde ettiği sentetik kromozom, şimdiye dek başarılamayan bir biyolojik mühendislik harikası olarak görülüyor. Laboratuvar kimyasal malzemeleri kullanılarak yapılan buluşta, bilim insanları özenle ve zahmetli bir şekilde, 580 bin çift genetik şifre içeren 381 geni birbirine ekleyerek yapay kromozomu elde etti.

DNA ardışıklığı "bacterium Mycoplasma genitalium" temelinde olan ve ekibin "Mycoplasma laboratorium" adını verdiği sentetik kromozom, daha sonra bir yaşayan bakteri hücresine yerleştirildi ve hücrenin kontrolü ile yeni yaşam biçiminin etkilerinin gözlenmesi sürecine geçildi.

Yeni yaşam biçiminin, üreyebilme ve enjekte edildiği hücrenin moleküler sisteminde metabolize olabilmesine bağlı olduğunu ve bu anlamda da tamamen sentetik bir yaşam biçimi olarak kabul edilemeyeceğini yazan Guardian gazetesi, yine de bu oluşumun DNA'sının yapay olacağını ve DNA'nın hücreyi kontrol ederek, yaşam blokunu inşa edeceğinin altını çizdi.

Tasarım ürünü genlerin iyi uygulanırsa önemli potansiyel yararları bulunduğuna inandığını belirten araştırmacı Venter, bunun uzun vadede önceden düşünülemeyen alternatif enerji kaynağı olarak kullanılabileceğine işaret etti. Aşırı karbondiyoksidi soğurabilecek bir bakterinin elde edilebileceğini ve bunun küresel ısınmayla mücadelede kullanılabileceğini ya da tamamen şekerden bütan veya propan gibi yakıtlar üretilebileceğini söyleyen Venter, "Büyük düşüncelerimiz var. Yeni bir yaşam sistemi oluşturmaya çalışıyoruz" dedi.

Kaynak: AA / internethaber.com